ismailari.com İsmail Arı'nın internet güncesi

Gerçek-zamanlı Yüz Nirengi Noktası Takibi

2010 28 Temmuz

eNTERFACE’10‘da “Vision-based Hand Puppet” isimli bir proje yürütüyoruz. Projedeki amaç kameradan el ve yüz jestlerini algılayıp sanal bir kuklayı oynatmak. Kısmen sanal gerçeklik de denebilir. Ben yüz ifadelerini algılama kısmıyla ilgileniyorum. Daha önceden yüz jestlerini algılama konusunda çalışmıştım. İlgili çalışmadaki jestler daha çok işaret dilleri özelindeydi, “hayır” anlamında kafayı sağa sola sallamak gibi global kafa hareketlerini de içeriyordu. Şimdi ise yüz ifadesi (gülme, üzülme, şaşkınlık, korku, iğrenme, kızma) tanıma hedefindeyiz. Global kafa hareketlerinin olmadığı (ya da dönmenin olmadığı) bir kurulum üstünde çalışıyoruz. İlk aşama olarak belli noktaları gerçek-zamanlı olarak takip edebilmek geliyor. Takip edilen noktalara dayanarak öznitelikler çıkarıp ifade tanımak da ikinci aşama olacak. İlk aşamaya ait örnek bir görüntü kaydettim. Web kamerasından 640×480′lik çözünürlükte bir çerçeveyi 80 ms gibi bir sürede işleyebiliyor.

Yüz Nirengi Noktası Takibi, Vimeo.

Dinamik programlamaya giriş

2010 22 Haziran

Alttaki yazı Jesse Farmer’ın “Introduction to Dynamic Programming” adlı yazısının çevirisidir. Burada, yazarın izniyle yayınlanmaktadır.

Dinamik programlama, örtüşen altproblemler (overlapping subproblems) ve eniyi altyapı (optimal substructure) özelliklerini gösteren geniş bir yelpazedeki arama ve eniyileme (optimizasyon) problemlerini verimli bir biçimde çözmek için kullanılan bir yöntemdir. Size bazı basit örnekler aracılığıyla bu özellikleri göstermeye çalışacağım ve bir alıştırma ile bitireceğim. Mutlu kodlamalar!

Örtüşen altproblemler

Tekrar tekrar kullanılan altproblemlere bölünebilen bir problem için, örtüşen altproblemlere sahiptir denir. Özyineleme (recursion) ile yakından ilişkilidir. Farkı görmek için (Python ile) şu şekilde tanımlanan faktöryel fonksiyonunu düşünün:

def factorial(n):
    if n == 0: return 1
    return n*factorial(n-1)

Görüldüğü gibi factorial(n) probleminin hesabı factorial(n-1) altprobleminin hesabına bağımlıdır. Bu problem örtüşen altproblemler özelliğini göstermez çünkü factorialn‘den daha küçük her pozitif tamsayı için bir kez çağrılır.

Yazının devamını oku »

Bilimsel blog tutmaya başlamak

2010 21 Haziran

Blog, ‘weblog’ bileşik kelimesinin kısaltmasıdır, yani internet güncesidir. İnternet üzerinden yayın yapmak için kullanılan belli bir yoldur (yöntemdir) demek yanlış olmaz. Adı üstünde, bir İnternet güncesinin genel ihtiyaçlarına tamamıyla destek verir, hatta eklentiler ile bundan daha fazlasına da olanak sağlar.

Hemen hemen herkes bir şekilde Facebook kullandığı için Facebook özelliklerini aşağı yukarı biliyordur. O sebeple bir blogun temel özelliklerini herkesin anlayacağı Facebook örneğiyle anlatmak anlaşılır olacaktır umarım. Facebook, sizin arkadaş çevrenize yayın yaptığınız bir çeşit araçtır. Fotoğraflar, Notlar, Videolar, Duvar gibi bölümleri bulunur ve kullanıcı dostu bir arayüz ile etkileşimi kolaylaştırır. Programlama bilmenize gerek yoktur. Aynı şekilde bu konuda genel kültürünüz olmasına da pek gerek yoktur. Örneğin siz sayfa yükleme hızını pek dert etmeden büyük boyutlu bir fotoğraf eklersiniz, sizin yerinize fotoğrafın boyutu düşürülür ve sayfa yükleme hızı yavaşlamamış olur. Örneği burada bırakıp, asıl konuya döneyim. Bir blog temel olarak yazılardan (posts) ve sayfalardan (pages) oluşur. Yazılar, “Sevgili günlük!” diye başladığınız ve belli bir tarihe atfedilen içeriği oluştururken; sayfalar, tarihin pek önemli olmadığı, “hakkında”, “projeler”, “okurlardan” gibi bölümleri oluşturur. Örneğin bu okuduğunuz bir yazıdır, “okurlardan” ise bir sayfadır. Bu iki temel bileşenin yanında yazılarınızı sınıflandırmak için kullanacabileceğiniz kategoriler ve etiketler bulunur. Yazılara veya sayfalara okurlarınız yorum girebilir, veya başka sitelerden link verebilir. Bunların tümünü görebilirsiniz. Blog kardeşliği yapmak, ya da bağlantılar menüsü oluşturmak için bağlantılar adlı bir bölüm de mevcuttur. Site içeriğine eklediğiniz tüm resim ve dosyalar, ortam kütüphanesinden ulaşılabilir. Hangi dosyanın hangi yazıda kullanıldığını görebilir, istemezseniz daha sonra oradan silebilirsiniz. Tüm bunlar aynı Facebook örneğinde bahsettiğim gibi kullanıcı dostu bir arayüz ile kolaylıkla yapılabilir. Örneğin önceden yazdığım bir yazıya bir de bu arabirimden bakalım:

Gördüğünüz gibi, masaüstü bir kelime işlemcisi kadar anlaşılır bir arayüze sahip! Sol menüden istediğiniz bölüme geçip, değişiklikleri kolaylıkla yapabiliyorsunuz. Kalan özelliklerini siz de kurcalayarak keşfedebilirsiniz.

Yazının devamını oku »

Evdeki kütüphanenin önemi

2010 18 Haziran

Bilim ve Teknik Dergisi’nin son sayısında Ö. İkinci’nin sunduğu şu güzel habere bir kulak verelim:

Eğitimciler yıllardır çocukların eğitim seviyesinin derecesini belirleyen en önemli etkenin yüksek eğitim almış ebeveynler olduğunu düşündüler. Eğitimciler yıllardır çocukların eğitim seviyesinin derecesini belirleyenen önemli etkenin yüksek eğitim almış ebeveynler olduğunu düşündüler. Fakat Nevada Üniversitesi, Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi ve Ulusal Avustralya Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir çalışmada 500 kitaplık bir kütüphaneye sahip bir evde yetişmenin çocukların eğitim düzeyine yaptığı etkinin 15-16 yıl üniversite eğitimi almış ebeveynlere sahip olmak kadar büyük olduğu gösterildi. Her iki etken de ortalama olarak eğitimde bir çocuğun 3 yıl daha ileride olmasını sağlıyor.

Nevada Üniversitesi’nden Doç. Mariah Evans özellikle daha az eğitimli ebeveyne sahip olan ve evlerinde kitap olmasından en çok yararlanabilecek çocukları bulmakla ilgilendi. Özellikle Nevada’nın kırsal topluluklarına maddi yönden ve eğitim açısından yardım etmenin yollarını aradı.

Evans çocukların başarılı olmasına yardımcı olmak için ne çeşit yatırımlar yapılmalı diye soruyor ve bu çalışmanın sonucunun evlerine kitap almanın çocukların başarılı olmalarına yardımcı olabilmek için en ucuz yol olduğunu gösterdiğini söylüyor.

Evans evde 20 tane olsa bile kitap bulundurmanın bir çocuğun daha yüksek eğitim seviyesine ulaşmasında önemli bir etkisi olduğunu ve daha fazla kitabın da daha fazla yarar sağlayacağını söylüyor.

Örneğin Çin’de 500 ya da daha fazla kitap bulunan evlerdeki çocuklar yaklaşık 6 yıl eğitimlerinde daha ilerideler. ABD’de bu etki yaklaşık 2 yıl. Çalışmada incelenen 27 ülkenin ise ortalama olarak 3 yıl daha avantajlı oldukları görüldü.

Araştırmacılar çocukların eğitimlerindeki başarılarında evlerinde kitap olmasının ebeveynlerinin eğitim düzeyinden, babalarının mesleğinden, ülkelerinin gayri milli hâsılasından ve politik sisteminden bile daha güçlü etkisi olduğunu düşünüyor.

Araştırmanın sonuçları sadece çocukları değil, biz yetişkinleri de kapsasaydı keşke. Yani ben bizi de etkilediğini düşünmekteyim. En azından bende bir kütüphane romantizmi var kuşkusuz. Kimisi her gezisinde Mango’ya uğrar, Mavi’ye bakar; ben de Pandora’dan Mephisto’ya sıçrayangillerdenim.

Çocuklarınız, kardeşleriniz, kuzenleriniz ya da etrafınızda başka küçükler varsa bu sosyal deneyin pratik araştırmacısı olmak ayrıcalığına varmanız ümidiyle!

MATLAB yazıları

2010 8 Haziran

Her ne kadar uzun süredir MATLAB ile ilgili yazı yazmıyorsam da bu yazıyı yazmamın iyi olacağını düşündüm. Çünkü önceden günde en az 20 kişinin ziyaret ettiği programlama notları, şu anda tam anlayamadığım bir sebepten dolayı hiç ziyaretçi almamakta. Harika olmasalar da birilerinin işine yarayabilir. Şöylece bir derleyecek olursak; MATLAB Programlamaya Giriş yazısında temel MATLAB notları mevcut. İmgeme işleme için MATLAB ile İmge İşlemeye Giriş yazısına bakılabilir. Bunlar giriş seviyesinde anlatımlar. Onun dışında özel anlatımlar var. Örneğin sunumunuzda kullanmak üzere animasyon üretmek isterseniz buraya, OpenCV (ne yazık ki güncel sürümü değil) ile entegrasyon için buraya, MPT ile yüz ve göz bulma için buraya, avi dosyalarını daha verimli ve platformdan bağımsız okumak için buraya, ve son olarak da temel bileşenler analizi için buraya bakabilirsiniz.

Eğitim ve önyargılarımız

2010 4 Haziran

Bu sıralar bir taraftan doktora yeterliliğe çalışırken bir taraftan da Cordelia Fine’ın yazdığı ve Pınar Turanlı’nın dilimize kazandırdığı “Başına Buyruk Beyin: Beynimiz nasıl çarpıtıyor? Nasıl kandırıyor?” adlı kitabı okuyorum. Oldukça şaşırtıcı deneyler ve bu deneyler üstüne yazarın yorumları akıcı bir dille okura sunulmuş. Kitabı çok beğendim. Beyninize olan güveninizi biraz sınamak isterseniz okumak çok hoşunuza gidecektir. Özellikle ilgimi çeken iki deneyi kitaptaki haliyle paylaşmak istiyorum.

Adı çıkmış bir deneyde iki psikolog, Robert Roshental ve Lenore Jacobson dikkatlerini bir okulun sınıfına yöneltmişlerdir. Bir grup okul çocuğuna, zeka seviyelerini ölçtüğü söylenen bir test verildi. Ardından, tahmin edeceğiniz üzere, testin sonuçlarına göre öğretmenlere küçük Johnny, Sally, Eddy ve Mary’nin zeka seviyelerinde birkaç ay içinde bir parlama olacağı söylendi. Aslında bu çocuklar sınıf listesinden rastgele seçilmişlerdi. Ancak öğretmenlerin bu çocuklar hakkında besledikleri olumlu gelişme beklentilerinin, onların zekalarında gerçekten de ölçülebilir bir gelişmeye yol açtığı gözlemlendi. Rosenthal bu sonucu “Bu çocukların gelişme göstereceğine dair büyük beklentileri olan öğretmenlerin onlara karşı ‘daha çok ve daha samimi öğret’ şeklinde yaklaşmalarına” bağlamıştır. Öğretmenlerin belli kalıplarının ve önyargılarının çocuğunuz üstünde ne denli etkili olabileceğini düşünmek oldukça sıradışıdır. Şayet oğlunuz farkında olmadan öğretmeninin aklındaki “Erkek çocukları kitap okumaktan hoşlanmaz” düşüncesini doğrulayan bir tarza sahipse, bu aslında tamamen öğretmenin böyle düşünmesinden kaynaklanıyor olabilir [1].

Yazının devamını oku »

Powerpoint’in öldürdüğü beyinler

2010 19 Mayıs

Powerpoint’in üniversite derslerinde kullanımı gün geçtikçe yaygınlaşıyor ve bu süreç zaten sorunlu olan sistemi daha da çıkmaza sokuyor. Walter Lewin, MIT’deki şu meşhur fizik derslerini anlatabilmek için haftalık 20 saatten fazla kafa yoradursun, bize eğitim verdiğini düşünen insanlar 90 slayt/saat hız sınırını aşmakta ısrar ediyor. Bizi bunlara maruz bırakan ilgili eğitim canavarına X diyelim. X kişisi mutlaka sizin de öğrenim hayatınızın bir kısmında -çalışıp gelişmek isteyen- beyninize slaytlarla hücum etmiştir. X kişileri düşüncelerimden biraz alınabilirler ama ben de onların tembelliklerine yorgan ettikleri ppt uzantısından pek hoşnut sayılmam.

Tüm X kişileri tamamen aynı olmasa da genel bir X kişisi şöyle özellikler gösterir;

  • Tembeldir. Ders için emek harcamak istemez. Ders kitabı ile gelen veya biraz arama ile internetten bulunan slaytları derler, toparlar, derste öğrencinin önünde okur.
  • Slaytlarda biraz matematik, biraz figür, biraz da resim bulundurmaya özen gösterir ve böyle olunca öğrencinin konuyu anlayacağını sanır.  6×6′lık matrislerin ve terslerinin slayta düştüğüne tanık olmuşumdur.
  • Slayttaki matematik, matematik değildir. Tanımlar iyi yapılmamıştır, formüller karmakarışık ve düzgün bir formattan yoksundur ve vahiy yoluyla slayta düşmüşlerdir.
  • Hiçbir zaman sonraki slaytlara atfen, “şimdi şöyle şöyle idi, bunları yaptık, düşünün bakalım bir sonraki aşamada ne gelecek” gibi sorular sarfetmez çünkü gelecek slayt, onun için de bir sürprizdir.
  • Slaytları ilk hazırladığı veya o dersi ilk verdiği yıl, sonrakilere oranla iyi çalışır ve yavaş hazmettiğini bildiği için ilk yıla yaklaşık 50 slayt/saat hız ile başlar fakat bu performansı yıllar geçtikçe yaşının öğrencilik yaşına olan uzaklığının karesi ile doğru orantılı olarak artar. Fakat öğrenciler her yıl değişir ve yeni gelenler eskilerinin ilk konumlarından başlarlar.
  • Slaytlardaki çoğu şeyi esgeçer. Bunlara evde bakarsınız der.
  • Nadiren de olsa (şimdiye kadar bir kere rastladım) slaytları iyi anlatmak için ciddi emek verdiği olabilir. Slaytların hiçbirini esgeçmemeye ve tane tane gitmeye özen gösterebilir. Ölümcül bir durum değildir artık, bu X kişisi için sözüm meclisten dışarı.

Churchill’in bir sözü vardır: “We shape our buildings; thereafter they shape us.” (Binalarımızı şekillendiririz, ardından da onlar bizi şekillendirir.) Tasarımı da sınıfın bir parçası gibi düşünerek soruyorum: Neden MIT’de kürsünün arkasında 6 tahta bulunur da tahta yerine koca bir slayt bezi bulunmaz, hiç düşündünüz mü? Ya da neden dünyanın önde gelen hocaları slayt kullanmak yerine tebeşir kullanır? Yeri geldiğinde bir resim bin sayfa yazıya bedeldir elbette, ya da bir animasyon bin resme bedeldir. Bunun için resim/animasyon kullanılır fakat dediğim gibi, “yeri geldiğinde” kullanılır. Örneğin resim işlemeyi ele alırsak, konuların tamamıyla tahtada anlatılabilmesi mümkün gözükmüyor çünkü adı üstünde birçok resme, görüntüye ve algoritmalarla onların nasıl değiştiğine ihtiyaç var. Hatta hayallerimde bu tarz dersleri demolarla yürüten hocalarla tanışmak, onlardan ders almak var.

Adım adım gitmeyip beynimizi USB girişi gibi gören zihniyetle, bu zihniyetin başvurduğu kolaycı yöntemlerle ve en yaygını olan hazır sunumları kullanarak ders saatini kotarmakla yıllardır hiç uyuşamadım. Uyuşacağımı da sanmıyorum.

Bilgisayar bir işi kolaylaştırabilir, ama kimin işini?

İlginizi çekerse burada güzel bir yazı var, burada da bir güldürü.

Duvarsız eğitim

2010 19 Mayıs

Önceki bir yazıda Khan Academy’den bahsetmiştim. Bu yazıda ise özgür ve duvarsız eğitim adına neler var, daha kapsayıcı bir kaynak oluşturmayı hedefliyorum.

Daha öncesinde Tübingen Üniversitesi’nin videolarını (1999) internette yayınlamasına rağmen, Massachusetts Institute of Technology’nin (MIT)  2002′de MIT OCW‘yi kurması ile açık ders malzemeleri dünyada yankı buldu. MIT’i birçok öncü üniversite izledi. Geçtiğimiz yıl kurulan ve bu içeriği bir çatı altında tutmayı hedefleyen AcademicEarth‘den hangi üniversitelerin içerik sağladığı görülebilir. Benzer şekilde OCWConsortium da yararlı olacaktır. Üniversiteler A.B.D. ve İngiltere merkezli. Türkiye’den bu işin öncüsü ODTÜ oldu ve bu adreste derslerin bir kısmını açtı.

Bazı üniversitelerin Youtube’da resmi kanalı mevcut (dersli: MIT, Stanford, Berkeley, Yale, Michigan, TUDelft [Flemenkçe], derssiz: CMU, Duke). Çoğu videonun altyazısı da var. Bahsettiğim KhanAcademy de bir Youtube kanalı.

Temel dersler yerine güncel sunumların veya fikirlerin takip edilebileceği kaynaklar da çoğalıyor: GoogleTechTalks, TED, VideoLectures.

Bunlar dışında açık üniversiteler de kuruluyor. Örneğin ProjectPolymath bunlardan biri.

Not: Aslında yıllar öncesinde ülkemizde kurulan Açıköğretim Fakültesi var fakat her ne kadar adında “açık” sözcüğü geçse de içeriğinin kısıtlılığı ve yaygın iletişim araçları teknolojisini (ör: internet üzerinden video yayınları) takip edememesinden dolayı listede yer veremiyorum.

Çıktı alıp okumak?

2010 14 Mayıs

Sevgili okurlar, bir konuda sizin nasıl davrandığınızı merak ediyorum. Yıllardır ekran karşısında çalışmama rağmen ben dijital olarak makale okumayı sevmiyor ve pek beceremiyorum, çıktı alıp okumayı tercih ediyorum. Kod yazmak gibi işler dışında yoğun odaklanma gerektiren işler için de durum benzer. Sadece matematiksel konularda değil, köşe yazısı tadında beğendiğim bir yazı olursa da çıktı alıp okuyorum. Bu konuda görece dirençli olsam da, ekrandan okurken linkten linke atlıyorum ve saatler sonunda rüzgar hiç beklemediğim limanlara sürüklemiş olabiliyor beni. Fakat yazılı bir metine daha iyi odaklanıp, anlamadığım ya da eksik kalan kısımları tekrar dönmek üzere atlıyorum, dış kaynaklardan bakmam gereken şeyleri çok çok acil değilse sonra araştırmak üzere not ediyorum. Birkaç sayfa metin tüm günümü alabiliyor fakat gün sonunda çok daha anlamış hissediyor ve tatmin oluyorum. Google, vb. arama motorlarını modern kütüphane görevlileri gibi düşünüp kaynak taramak için onlardan yararlanmak ile belli bir materyali derinine hazmetme dengesini sağlamaya çalışıyorum.

Merak ettiğim ise şu: Siz makaleleri ekrandan sıkıntısız okuyabiliyor musunuz? Durum böyle ise nasıl not tutuyorsunuz ve ilerisi için saklıyorsunuz? Yoksa siz de okumanız gerektiğini düşündüğünüz makaleleri çıktı alıp mı okuyorsunuz? Sizce bu ilişki yöntemlerinin algıda farklı sonuçlar vermesinin sebebi ne?

Yazıyı sonlandırmadan son soru için ilginç yorumlar vereyim. Bana göre link muhteşem bir buluş, fakat sıklığı artarsa hiç bir şey öğrenememenize sebep oluyor. Birinci temel neden bence bu. Bir diğeri de karşıya bakmak ile masanın üstüne bakmak. Yani, aşağı-karşıya bakmak. Bu fark, sebebini bilmediğim şekilde algımızı çok etkiliyor.

Güzel Diyarbakır

2010 28 Nisan

Perşembe sabahı uçakla, SİU’2010 için İstanbul’dan Diyarbakır’a geldik. Konferans ile ilgili değil de yörenin bendeki izlenimleri ile ilgili yazmak daha anlamlı olacak.

İlk akşam Diyarbakır turu yaptık. Turda, bize Dicle Üniversitesi öğrencileri ve mezunları rehberlik ettiler. Önce profesyonel rehber sanmıştım ama sonra tanışınca öğrendim. Gayet güzel rehberlik ettiler. Gezilip görülesi çoğu yeri gördük. Cahit Sıtkı’nın Evi, Dengbejler Evi, Keçi Burcu, Artuklu Sarayı ve Hz. Süleyman Camii civarı, Dört Ayaklı Minare aklımda kalanlar. Aynı günün akşamı Class Otel’de belediyenin sponsor olduğu bir yemek tertip edilmiş, ona katıldık. Yemeklerden içeceklere, müzikten ışıklandırmaya çok güzel bir akşam geçirdik. Müzisyenler uzun süre oturak parçaları seslendirdiler ama sonra Delilo isteklerine itiraz edemediler ve ortam bir anda şenlendi, yüzden fazla kişi halay çektik. Delilo bir iki türküden sonra tadını yitiriyor bence. Ekip pek çeşitleme yapamadığındandır belki de. Sonra Hazal’a geçtik, daha az kişi devam etse de benim daha çok hoşuma gitti. Sonra Şemamê çaldılar ve oynadık. İki tane şey dikkatimi çekti: İlki ev sahiplerinden Şemamê oynayabilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu, ikincisi de bütün akşam boyunca hiç Kürtçe türkü sözü okunmadı, öyle ki Şemamê’yi enstrumental çaldılar. İlk gözlemim Diyarbakır’a has değil. Genel olarak her yörenin insanı kendi türkülerine ve danslarına uzak; onlardan keyif alamayan ve onları köylülük, gerilik ve cahillikle örtüştüren dejenere bir kimliğe bürünüyor. Ya da tam tersi bir muhafazakarlıkta görünüp kültürü pazarlayan teyteyci kimliklere. Eğer gençler kültürü içinde yaşatırsa halk müziği ve danslarının  tadına doyum olmaz… deyip kişisel mevzuları kapatayım. Aslında bu yörede daha çok bilen insan beklentisi içine girmiştim fakat sanırım bu memleketin her yerinde benzer. İkinci konu da enstrumental şarkı konusu. Keşke Şemamê’yi özgün halinde dinleyip, onlarca kişiyle oynayabilseydik. İkinci akşam valilik sponsorluğunda gala yemeği vardı ve Gazi Köşkü’ndeydik. Bir çeşit yanık sesli amcalar korosu olan müzisyenlerimiz bu sefer özgün dilinde türkü seslendirdiler. Fakat önceki günün coşkusu yakalanamadı. Size çok saçma gelebilir ama bunda ne müzisyenlerin becerisi, ne dil, ne türkü sebepti; bence ortamın dekorasyonu etkiliydi ve de c2h5oh eksiği. Önceki akşamın loş sarı ışıklarının aksine, beyaz, ortaya çıkanı kabak gibi gözler önüne seren floresan lambaların altında meydana çıkmayı, desteklerle cesaret katsayısı arttırılmamış aynı çoklukta insan göze alamadı. Alanlarla halay çektik, misket oynadık, yine beraberce yorulduk.

Üçüncü gün Hasankeyf, Midyat ve Mardin gezisi vardı. Önce Hasankeyf’e gittik. 1970′lerde onbini bulan kale içi nüfus, bugünlerde üçbinden az. Civardaki köylerin çoğu şu an harabe konumunda. Bana kalırsa Hasankeyf bakımsızlıktan tarihi eserden çok bir harabe, bir kalıntı görünümünde. Tarihi, yazının buluşundan öncesine dayanan yerleşkenin büyük bir bölümü, eğer baraj yapılırsa sular altında kalacak. Anlatılana bakılırsa baraj yüz yıla kadar dolup işlevini yitirecek. Ve engellenmezse binlerce yıllık kültür sular altında yitirilecek. Dediğim gibi, zaten şu anda tarihi eserden öte tarihi harabe görünümünde. Önemli bir eser diye gösterdikleri Ulu Camii’nin ne ululuğu kalmış, ne de doğru düzgün bir yapısı. Yukarı tırmanırken yaya yolları çok kötü, taşlar spor ayakkabılarımı harcayacak kadar tümsekli çukurlu. Burası çok turistik bir yer, yollarının bizim köyün yollarından bir nebze farklı olması lazım. Baraj yapılacak yapılmayacak muğlaklığı ve yatırım güvensizliği yörenin insanını usandırmış. Hasankeyf’in ardından Midyat’a uğradık. Gümüş ustalarının dükkanlarında geçti zamanımız, şehirde de dolaştık biraz. Ardından Mardin’e gittik. Muhteşem bir konumu ve potansiyeli var. Kendine özgü bir motifi ve önündeki -Mezopotamya’nın bir parçası- Mardin Ovası manzarası ile tam bir açıkhava müzesi. Ama şehrin içinde yayadan çok taşıt var. Gönül rahatlığıyla yürümek mümkün değil. Tek yön olan caddelere ters yönden giren halk otobüsü şoförleri de şehrin bir parçası! Hatta aksini iddia ederek sizinle didişebiliyorlar bile. Yayalara kalan dapdar kaldırımlar şehrin iç görünümünü çok bozuyor. Bir şekilde şehrin içi mesai saatlerinde taşıt trafiğine kapatılabilse ve alternatif yollarla (tramvay, teleferik, at) ulaşım sağlansa ne kadar güzel olur. Mardin konum ve motif olarak gördüğüm en güzel şehirlerden birisi.

Gezilerin ardından çoğu katılımcı geri döndü. Ben biraz da sakin ve aracısız gezmek için iki gün daha kaldım. Zira öbür türlü gözlemlerinizden kendi fikirlerinizi değil, rehber ve arkadaşlarınızın fikirlerini ediniyorsunuz.

Pazar günü uyandım, kaldığım Kaplan Otel’de kahvaltımı yapıp çıkarken İstanbul’dan gelmiş bir arkadaş ile tanıştım. Dışarıda kahvaltı yapacaktı. Hasanpaşa Hanı’ndaki Kahvaltıcı Kadri’yi tavsiye etmişleri, ben de üç gün daha erken gelmiş ve ondan önce bilgiler edinmiş birinin edasıyla bu bilgiyi sattım! Ben de eşlik ettim kahvaltısına çay içerek. Yiyemedim çünkü o kadar çok şey vardı ve ben o kadar toktum ki gözüm korktu. İnsanlar burda nasıl zayıf kalabiliyor anlamıyorum. Gün içi her dakika yemek yeseniz, çeşit bitmez. Neyse, elemanla sohbet ettik. Diyarbakır’ı sevmiş ama insanını sevmemiş. Benim fikirlerim bahsettiğim gibi dolaylı olduğundan pek yorum yapmadım, sadece dinledim. Ama gün bitiminde, itiraz etmediğime pişman oldum.

Kahvaltı ertesinde Ulu Camii’yi tekrar ziyaret ettim ve sonra Keldani Kilisesi’ne gittim. Orada çekirdek bir aile ile karşılaştım. Kilise çok güzeldi. Görevlisi tatlı bir amca. İçerde Dİyarbakır’ın 19. yüzyıl sonlarındaki resmi nüfus oranları vardı. Yarıya yakını Ermeni, bir sürü Süryani, bir sürü Keldani var. Şimdi çoğunluk müslüman Kürtler. Bir ara biz de avluda dururken baba sözü bize getirdi. Bir sünni Türk, bir Alevi Kurmaci, bir Zaza ve bir Keldani aynı avluda güzel güzel sohbet ediyor… Sohbet bitti. Sonrasında birlikte Sema Ocak Evi’ne gittik. Orayı gezdik. Görevli bir kadın, çocuğuyla orada yaşıyormuş ve oraya gelen ziyeretçilerin bahşişleriyle geçimini sağlıyormuş. Zaten gezdiğimiz yerlerde temel eksik bu organizasyon eksikliği. Müze Kart’ınız olsa da bu gibi kimi yerler Kültür Bakanlığı’na bağlı olmadığı için fayda etmiyor. Buralar hep kişilerin veya vakıfların inisiyatifleri ile turizme açılmış. İyi ki de açılmış. Ama haliyle de yardımlar ile bakımları devam ettiriliyor. Tavsiyem cebinizde bol bozukluk ile gezmeniz ve benim gibi para üstü olmayan görevlilere kağıt para verip iç cızlatmamanız. Neyse ki, ev çok güzel bir konumdaydı ve değdi. İçerde Diyarbakır’da yüz-yüzelli yıl öncesinde dokunmuş örnek kıyafetler vardı. O dönemde sadece mutfağı değil, birçok yönü zenginmiş buraların. Fotoğraflardan eski insan manzaralarını görünce de çok şaşırdım. Giyimleri, saçları falan artist gibi hepsinin. Çıkışta Ermeni Kilisesi’ne uğrayacaktık ama tadilatta olduğundan giriş yapamadık. Sonrasında aile ile vedalaştım ve Ankara Üniv.’den yeni tanıştığım arkadaşlarla buluşup geziye onlarla birlikte devam ettim. Birlikte Meryem Ana Kilisesi’ne, Diyarbakır Kilisesi’ne, Melik Ahmet Paşa Camii’ne ve İskender Paşa Camii’ne gittik. İskender Paşa Camii’nin avlusunda çocuklarla epey keyifli vakit geçirdik. Kız çocuklar biraz daha uysallar. Erkekler sürekli didişiyor, boğuşuyor, hatta birbirlerine çok ağır küfür ediyorlar. Kızların arasında bir turuncu kafa vardı ki çok şekerdi. Ondan sonra ara sokaklardan dolaşarak ciğerciye, hana çay içmeye, alışverişe ve kadayıfçıya falan gittik. Her yer çocuk kaynıyor. Gezerseniz biraz sıkıntı oluyor, peşinizi bırakmıyorlar. Hele bir de benim gibi sarışınsanız “hello, where are you from, hey turist” diye hemen yanınıza üşüşüyorlar! Ama korkulacak bir şey değil kesinlikle. Çok saflar, temizler. 10 tane sakız aldık bir liraya. İstanbul’da markette bile bu fiyata bulunmaz. Çocuklar sevinçten uçarak gitti. Tabii el verip kol kaptırmamak için biraz hızlı yürümek, sabitlenmemek gerekebiliyor. Zira sakız alma hamlenizi gören öteki çocuklar anında bitebiliyor etrafınızda. Esnaf için de sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Midyat’ta vitrinlere bakarken yanımızda biten çocuklar sebebiyle çoğu dükkanı esgeçmek durumunda kalmıştık. Diyebilirsiniz ki vitrini değil de bu problemi esgeçmek olmuyor mu bu cümleler… Haklısınız ama ne yazık ki gözlemlerim bu yönde, haber kipinde paylaşıyorum. Otele dönüşte peşime bir ufaklık takıldı. “Abi tartıl, abi tartıl”… Adı Fatih’miş. Otele giderken girdiğim her yerde kapının önünde beni bekledi. Toplamda bir kilometre eşlik etmiştir bana. Esnaf da bana gülüyor, ben de halime gülüyorum ama Fatih peşimi bırakmıyor. Çocuklara para verince onların bu şekilde çalıştırılmasının devam etmesine vesile olduğumun farkındayım ve bunu İstanbul’da yapmam ama bu sefer dayanamadım ve bir lira verdim. Kendimi oryantalizm düşüncesindeki beyaz adam gibi hissettim ve bu hissiyattan tiksinerek otele girdim. Akşam maç vardı, izlemek için kahveye gittim. Galatasaray, Bursaspor’u yensin hevesiyle izledik ama malûmunuz Fenerbahçe kazandı.

Son günümde Mardin Kapı’dan çıktım, Hevsel Bahçeleri’ne bakan güzel bir çay bahçesi var, oraya çömdüm, manzaraya daldım. O kadar sessiz ve huzurluydu ki, aklımdaki problemlerle uğraşmak geldi aklıma ve kağıt kalem açıp Fourier dönüşümü ardışık diziler için O(nlogn)’den daha hızlı yapılır mının çözümüne baktım ve önceki değerleri kullanarak hızlıca yapılan bir çözüm buldum. Sonra bir minibüse atlayıp On Gözlü Köprü’nün yanındaki tepede konumlu Erdebil Köşkü’ne gittim. Dicle’ye doğru yiyip içtikten ve köşk çalışanlarının hoş sohbetinden sonra yürüyerek geri döndüm. Yollar biraz ıssız, köpek çıkabilir dediler, o sebeple korkmuştum ama korktuğum başıma gelmedi ve Dağkapı’ya kadar yürüyerek geldim.

Ve zaman doldu, yel yolculuk havası esti, İstanbul’a döndüm. Aklımda Diyarbakır’a dair güzel anılar kaldı. Hem bizi ağırlayan ekibin, hem de genel olarak sokakta karşılaştığım insanın sıcaklığı, içtenliği ve Anadolu/Mezopotamya kokusu kaldı. Sokaklarda gördüğüm çoğu şehirden daha hoşgörülü insanlarla karşılaştım. Bir gün fırsatınız olursa mutlaka gitmelisiniz ve tur rehberlerinin yokluğunda sokaklarda gezerek kendi fikirlerinizi edinmelisiniz. Medyada kasıtlı olarak çirkinleştirilen tarihin büyük medeniyetlerinin yücelttiği bir yörenin güzel insanının hoşgörüsüne ve arkadaşlığına tanık olmalısınız.

Çok fotoğraf çektim, çekildim. Bazısını internete yükledim: Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf, Midyat. Ve altta da avludaki enerjik ufaklıklarla geçen güzel anlardan kareler…

« Daha Eski Yazılar