– “Ah gülüüm, canın acıdı mı? Fena kaçırdık usturayı. Dur, dur, şu kan taşını bastık mı! Tamam, oldu işte.”

Vay be! Berber Gürkan yüzüme küçücük çizik attığı için üzülüyor. Olacak iş mi bu be? Bense –canım yanmış– ağlayacağıma, içten içten gülüyorum. Bir türlü inanasım gelmiyor o Pale Gürkan’ın berber olup beni tıraş ettiğine. Yok, yok, gülmemek elde değil, nasıl unuturum o günleri: Pale ve cengaverleri Portatif Efeler. Hey hey de hey hey. Herşey bugün olmuş gibi aklımda, ağzım kulaklarımda:

Terkedilmiş tuğla fabrikasının bahçesinde üç arkadaş oturmuşuz: Muharrem, Tamer ve ben. Bu akşam her zamankinden biraz farklı; misafirlerimiz de var. Kim mi? Portatif Efeler Oğuz ve Musa Tamoyar, ya da namıdiğer Nohut Kafa ve Matkap. Hani bizim Tamer biraz artiz ya, çekemiyorlar bunu, paysıncak yer arıyorlar. Bir bahane bulup Tamer’i, arkaları Pale Gürkan’a dövdürtecekler. Bahaneleri de hazır zaten; Pale kendine pale denmesine deli olur, Portatif Efeler de “Tamer sana pale dedi.” uydurmacasıyla dîvane oldular.

– “Neee? Gürkan’a nasıl pale dersin sen? Gidip söyleriz bak!”

– “Ne palesi ulan bagas herifler? Benim paleyle maleyle işim olmaz. Benim tanıdığım tek Gürkan var, o da Pala Gürkan. Ona da zati herkes beşteyken bıyıkları çıktığından beri pala diyor.”

– “Yok, yook, dedin. Pale Gürkan dedin.”

– “Demediim.”

– “Dedin. Pale dedin.”

– “Tamam ulen, dedim. Gidip söyleyin bakam!”

Eyvah Tamer sen n’aptın? Gürkan dev değil ama adam serserinin dik âlâsı. Portatif Efeler de hâlâ yere pek sağlam basamıyorlar ama yakın zamanda omuzları beş santim geriyi, göğüsleri on santim ileriyi bulacak ve bu yoldaki evrimlerini tamamlayacaklar. Sivri burunlu iskarpinleri şimdiden hazır. Daha göğüsleri süt gibi ama er geç terlemeye başlayıp, birkaç düğme açtıracak.

Aradan bir saat geçti geçmedi, Portatif Efeler gözlerinde zafer çığlıklarıyla geri dönüp biraz önce bol keseden sıyıran Tamer’in gözlerinin mavisini sessizliğe boğdular. Matkap atladı:

– “Gürkan seni şu köşede bekliyor. Teke tek!”

Tamer yutkunarak kalktı. Muhtemelen içinden birşeyler için ‘keşke’ diyordu. Peki ya ben, ‘sarı pişmiş, gözü şişmiş’ olabilirim birazdan. ‘Teke tek’ falan bahane, resmen dövecekler oğlum bizi. Hem de üçümüzü de. Eyvaah, bacaklarım mı titriyor, ne?

– “Hayır, Nohut Kafa, ay pardon Oğuzcum. Ben kavgaya karşıyım. Oturup konuşsunlar bi, belki …”

– “Laga luga yapmayın be. Tırstınız mı lan? He?”

Kusura bakmayın, hikayeyi olduğu gibi, herşeyiyle aktaramıyorum. Bunlarda bi alışkanlık var, noktalama işaretleri yerine kendi jargonlarından bazı kelimeler kullanıyorlar; yazmaya terbiyem el vermiyor.

Tamer bir yanda, Pale Gürkan karşısında. Onun biraz arkasında da Nohut Kafa’yla Matkap. Ben de fiziken Tamer’in arkasındayım, ama yalnızca fiziken. Ruhum uçmuş.

Pale Gürkan bizim gibi küçükleri dövüp palelik kompleksinden tam kurtulacaktı ki köşede Bülent Abi bitti. Muharrem fırsat bulup bi koşu abisini çağırmış. Pale’nin gözünde selvi gibi uzanıp dağ gibi yıkılmaz görünen Bülent Abi parmaklarıyla elinin kiri misâli Pale’yi silkeleyiverdi.

– “Yürrüüüü, taş arabası. Yürü de boyunu görelim!”

– “Yav, ooda, buuda bana pale diyomuş yav!”

Arkasına bakamadan giden Pale’nin bize kestiği raconun ardından işitilen son sözler işte bunlardı. Kuyruğunu kıstırıp kaçışan Portatif Efeler de kalıcı bir tezgah kuramadılar fobi alışverişlerimiz için.

Düşündük mü acaba hiç? Belki de heryerdeydi Portatif Efeler. Paleliğini görmememiz gereken bir paleye şikayet edebilirlerdi bizi. Çünkü onun etrafında kurmuşlardı prefabrik, alçak çatılı yuvalarını. Ayağa kalkmamız yıkıverirdi herşeyi.

– “Uff, yandım anam. Of be Gürkan Abi, delik deşik ettin yüzümü!”

22 Mart ‘05, İstanbul