kişisel internet günlüğü
Gün geçmiyor ki mahallemizde yeni bir olay daha olmasın ve ben sakin bir gün geçireyim. Sıcakların verdiği hararetle açılan pencereler, zıplayarak karşı binaya ulaşma darlığındaki sokağın heyecanını aynen benim odaya dolduruyor. Sanki komşularla aynı evde yaşıyoruz! Öyle ki geceleri horlayan horlayana, uyumak zor. Adam maç seyrediyor, gol olunca beraber seviniyoruz. Yemek pişiyor, kokusu burnumun direklerini kırıyor. Belediye amme hizmeti olsun diye konser düzenliyor, gelip bizim sokakta yapıyorlar.
Bugün de bir kavga çıktı, ortalık birbirine karıştı. Komşunun iki kızı birbirine girdi. Büyük balık küçük balığı yuttu desek daha doğru olur. Anne balık da gayet “cool”, alışmış herhalde, arada bir “sakin olun” demekle yetindi. Öyle bir bağrıştılar ki ne sakinliği, ben gerildim üst katta. Sözde evde kaldık huşu içinde çalışalım diye! Neyse, asıl ilgimi çeken kavga esnasında bir ara sarfedilen şu sözler:
- Kızıııım, adam ol!
- Konuşma be!
- Adam ol adam!
- Sen adam ol asıl!
- Adam gibi dur, otur yerine! ….
Ben pek anlamam toplumsal cinsiyetten fakat bu kadarına da pes dedim doğrusu!
Artık nasıl kavga ettilerse, sonunda anneleri küçük için “ayağın kırılmış olabilir, hastaneye gidelim mi?” diye sorarken büyük aynı inatla homurdandı: “Oh olsun!”
Hayatta iki tane çok merak ettiğim konu var: biri ses, diğeri ışık. Aslında koku, his ve tat da dahil olmak üzere tüm duyularımızı merak ediyorum ama bu ikisinin yeri ayrı işte.
Hem öyle akademik çalışma için falan merak etmiyorum. Mühendis kafasıyla “biraz anlayıp hemen uygulama geliştirmeye kalkışmak” için de değil. Hakkaten ne olduklarını anlayamadığım için merak ediyorum. Tamamen kişisel tatmin için yani.
Aslında pek Fransız değilim bu konulara. Yıllardır okuyoruz. Muhtelemen çoğu emsalimden daha çok şey biliyorumdur ama yetmiyor. Etrafta öyle ders falan da yok işlerin özünü tartıştıran. Zaten çoğu öğretmen ne anlattığını bilmiyor. Gidip sorsam gülerler herhalde. Çünkü problemler çok daha ileri seviye. Ben ses neydi, nasıl titreşim ya hani nerde, renkleri beyin nasıl algılıyor, bu ses neden hoşuma gidiyor da diğeri gitmiyor, otomatik türkü besteleyen Aşık Bilgisayarî yapılabilir mi diye kafa patlatırken atı alan Üsküdar’ı geçer. Ben de öyle bakakalırım.
Planımı her zaman olduğu gibi bir haftalık, bir aylık, bir yıllık falan yapmıyorum. Birkaç yıl sürer en az, belki de kemâle eremeden göçeriz. Müzikle uğraşmanın verdiği ilham ile sesten başlamak en mantıklısı. Temel bir kitap bulup çok geç olmadan yola koyulmak lazım…
Boğaziçi Üniversitesi desteğiyle hazırlanan İLKYAR 2008 Öğretmen Yaz Kampı 30 Haziran - 4 Temmuz 2008 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşti. Daha ayrıntılı bilgiye internet sitesinden ulaşabilirsiniz.
İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı (İLKYAR) hakkında bilgiye de buradan ulaşılabilir.
Şu dünyada müzik ve dansın önüne geçebilecek bir mutluluk kaynağı var mı acaba? Dört dakika boyunca sırıtmışım, yeni farkına vardım. Özellikle 2:37′deki Hintli kızlarla olan bölüm harika! 1:21′de de bir sürpriz var, anlatmayayım, kendiniz görün…
Yağmur yağarken, güneş doğarken, yerçekimine karşı, suyun içinde, maymunlarla birlikte, yaşlı genç, çoluk çocuk, erkek kadın, siyah beyaz, şişko zayıf, 7′den 70′e herkes gece gündüz dans ediyor. Ne güzel :)
Not: Oynatıcının içinde sağ alttaki “tam ekran” tuşuyla tam ekranda izleyince bazı ayrıntılar daha iyi görülüyor.
Güzellikler nasıl yitirilir, değerler nasıl kaybedilir, fırsatlar nasıl kaçırılır? Hüzünle biten umut dolu bir yolculuk: Köy Enstitüleri.
Bugün rastladım bu belgesele. Önceden Enstitüler hakkında yazılar, kitaplar okumuştum, çok etkilenmiştim. Görünce de etkilenmemek mümkün mü? Türkülerle, zaybeklerle, halaylarla, klasiklerle, tartışmayla, çalışmayla dolu dolu bir eğitim. Belgeselin sonu her Türk filmi gibi malum; kötü son! Türkiye’de şu anda tartıştığımız gündemlerden de belli zaten.
İlk bölüm, yani kuruluş felsefesi nasıl bir ideal! Tonguç’un yolladığı yazı: “Hiç bir öğretmen öğrenciye el kaldırmayacak, vurmayacak, bağırmayacak, …”. Hem de öğretmenler, bunu velilerin cebine akrep girmesin diye değil, böyle olması gerektiğine inandığı için yapacak. Her hafta tüm öğretmen, öğrenci ve personelin buluştuğu bir özeleştiri toplantısı olacak. Her öğrenci bir enstrüman çalmayı öğrenecek. Eğitim seviyemizin ne durumda olduğunu, teorinin pratikten kopuk işlevsizleştiğini birebir yaşayarak öğrendiğimiz ‘Günümüz Türkiyesi’nden maziye buruk bir bakış. Çok eskiden değil, yarım yüzyıl önce; çok uzakta değil, bu coğrayfada. Hem de burnumuzun dibinde ne büyük denizlere açılmışız, ne büyük bir ordu kurmaya çalışmışız. Nerdeeen nereye…
Güzelliklerin önü tıkansa da umutlar tükenmez; bir gün herşey daha güzel olacak!
Hepimiz seyrederken öldük öldük dirildik, ama maalesef buraya kadarmış. Sağlık olsun. Milli takımımıza tebrikler! Herkes alkışlar, slogan atar. Bizim farkımız olsun: buyurun MATLAB ile bayrağımızı çizelim :)
% Türk Bayrağı çizelim clc, clear k = 15; % k'yı değiştirerek ebatlarla oynayabilirsiniz. G = 18*k; % Yükseklik: 18k L = 27*k; % Genişlik: 27k bayrak = im2uint8(zeros(G, L)); x = 1:L; y = 1:G; [X,Y] = meshgrid(x,y); % Önce beyaz daire çizelim Z = (X-9*k).^2 + (Y-9*k).^2; beyazDaireKoordinatlari = find( Z <= (4.5*k)^2 ); bayrak(beyazDaireKoordinatlari) = 255; % İçine kırmızı daireyi oturtalım Z = (X-10.125*k).^2 + (Y-9*k).^2; kirmiziDaireKoordinatlari = find( Z <= (3.6*k)^2 ); bayrak(kirmiziDaireKoordinatlari) = 0; % Yıldızı çizelim px = [427 455 499 471 499 455 427 427 381 427] ./ 800 .* L; py = [206 243 229 267 305 291 328 281 267 253] ./ 533 .* G; in = inpolygon(X,Y,px,py); bayrak(in) = 255; % Şimdi siyah beyaz noktaları renklendirelim % Bayrak kırmızı (212,0,0) renk üstüne % beyaz (255,255,255) ay yıldızlı. renkliBayrak(:,:,1) = max(bayrak,212); renkliBayrak(:,:,2) = bayrak; renkliBayrak(:,:,3) = bayrak; % Buyurun... imshow(renkliBayrak)
Bunca işin gücün içinde
Bir şey var ki
Unutturuyor bana herşeyi,
O da şu baharın kokusu.
Cıvıl cıvıl kuşlar, masmavi deniz.
Mis kokulu çiçekler,
Sizi görüp de, kalkıp şurdan gelememek yanınıza
Aç kalmak kokunuza
Koyuyor insana, koyuyor.
N’apalım, hayat!
Herşey istediğimiz gibi olmuyor.
Gördüğüm iyi öğretmenler, sınıfına sade düşündürebilen, “bu muymuş yani?” dedirten insanlardı hep. Bazılarını daha yakından tanıyınca kendilerinin de sade ve net düşündüğünü farkettim. Tuğlaları birer birer koyarak koca binalar inşa ediyorlar.
Tanıdığım iyi öğretmenlerin, kitaplardan öğrendiğim dehaların ve zeki arkadaşlarımın (öss derecesi ile sınıflandırmıyorum!) karmaşıklığa girmeden sorunları çözdüğünü ve yollarında ilerlediklerini gözlemliyorum. Sade ve bilimsel bir metoddan kastım şöyle:
Önkoşul 1: Net bir problem tanımı
Problem tanımı belli olacak. Öyle zırt pırt da değişmeyecek.
Önkoşul 2: Veri toplama
Bilimsel metodda önce hipotez vardır. Ama ona geçmeden önce probleme dair verilerin elimizde olması lazım. Örneğin, deri sezimi yapacaksak elimizde ten renkleri bilgileri ve onların doğrulukları olmalı. Ya da plaka tanıyacaksak elimizde plaka resimleri olmalı. Bu adımdan bahsetmek çok saçma, çünkü herşey açık ama bu şekilde ilerlemeyen çok çalışma gördüm. Böyle kimseler doğrudan hipotez ile başlıyor, bahsedeceğim gözlem maddesini de zırvalıyor ve gerçeklikten uzak tartışıp duruyorsunuz; bir yere de varamıyorsunuz.
Veri toplama bazen çok bunaltıcı olabiliyor. Bir ay boyunca yüz verisi toplayan arkadaşlarım var! Ben de bir buçuk yıldır kaşların, gözlerin, vb. çeperlerinde nokta tıklıyorum! Tezimin yarısı nokta tıklamakla geçiyor. Sulu/susuz şakalar yaparak, kahve-cigara molalarında tartışarak, meyve destekli yardımlarda bulunarak, gece laboratuvarda perişan olmasın diye evine bırakarak, bazen de beraber hayata küfrederek birbirimize moral olmaya çalışıyoruz. Yaşamaya devam ediyoruz…
Buradan sonra hipotez, gözlemler ve sonra teorem vardır ama konumuz bunun sadelik içinde olması, o yüzden adımlar biraz daha ayrıntılı bence.
Başlangıç
Çözüm için ilk adım akla gelen ilk yaklaşımları uygulamak! Böyle bir başlangıç çok önemli çünkü nedense basitliği (simplicity) küçük görürüz. Denemeye gerek duymayız. Etrafımızdaki ne dediğini anlamadığımız, karmaşık cümleler kuran, bilmediğimiz terimler kullanan, lafları geveleyip konuşan insanları bir şey sanarız. Basit yaklaşımlara da “Bu ne ya, ben de yapardım!” der, kenara atarız.
Bu adımda insan problemi de daha derinden kavrayabiliyor, bu da ilerisi için çok büyük bir artı.
Gözlem
Denenen yaklaşımların sonuçlarına bakmak lazım. Bu da oturup kodunu yazmak, verilere uygulamak ve sonuçları beklemek olabiliyor. Eğer benim gibi videolar ile uğraşıyorsanız bu kısımda işiniz zor. Örneğin elinizde 200 video var ve her video 3 saniye. Pek fazla değil gibi, değil mi? Bulanık olmasın diye her saniye 30 kare demek ve her kare 640×480 ebatlarında. Elinizde 18000 tane 640×480′lik resim var gibi birşey. Bir kaç gün beklemek gerekebiliyor. Küçük bir hata olmuş kodda ve sil baştan…
Başlangıç ve gözlem aşamaları muhtemelen bir döngü içinde bir kaç sefer tekrarlanacak …
Sonuç
Ve son olarak, eğer sadelik yeterli olmazsa daha karmaşık bir modele geçilmeli. En başarılı/verimli irdelemesiyle de bitmeli.
Odaklanmak, düşünmek, üşenmemek, denemek.
Eğer bir de “bilgisayarla görme” gibi çoğu verimli/başarılı yaklaşımın çok basit çözümler olduğu bir alanda çalıştığımızı düşünürsek, üstteki dört fiil daha da anlam kazanıyor.
Öğrenme dünyasının özlü sözüyle bitirelim: Herşeyin en güzeli en sadesi!
Bloglarına “okuduğum veya tavsiye ettiğim kitaplar” benzeri eklentiler yapmaya çalışanlar görmüştüm. Aslında benim de aklıma gelmişti ama kendi işime yaramaz ki bu uygulama! Yani, başkalarının okuduklarıyla paylaşım içinde olursa, yeni kitaplar görür ve beğenirsem okurum. Anca o zaman işe yaramış olur. Neyse, biraz önce KütüphaneŞeysi ile karşılaştım; çok yararlanacağa benziyorum.
Bir kısmı dilimize de çevrilmiş. Kabaca kitap listelemeye, diğer kullanıcıların favori kitaplarını görmeye, kitaplar hakkında puan, yorum, satın alınacak yer, vb. bilgilere ulaşmaya yarıyor. Dünyanın en büyük kitap kulübü sloganıyla hizmet sunuyor.
Henüz içi boş da olsa işte benim kitap listem…
İnternette düzgün içeriğe sahip, çok ciddi boyutlarda siteler mevcut artık. En başta geleni de Wikipedia. Benzer şekilde bir çok viki, forum, blog ve başka bilgi kaynakları da var. Çoğumuz internette googladığımız zaman (googlamak: googling) wikipedia yazısı görünce ona güvenir, ona tıklarız. Wikimedia Commons‘ın başka uygulamaları da mevcut: Wikibooks, Wikispecies, Wikinews, Wikiquote gibi. Çoğu makalede kaynak gösteriliyor, kullanılan dile dikkat ediliyor ve çok kişinin değerlendirdiği içerik daha nesnel ve bilgi dolu oluyor. Bir de bunların Türkçe olanları var. Örneğin Vikisöz. Benim konum da bu aslında, Türkçe internet kullanıcıları olarak aynaya bakmak!
Şu sayfaya bakarsak, söylediği sözleri alıntıladığımız büyüklerimizi göreceğiz! Kimlermiş bizim kayda değer laf etmiş insanlarımız? Ahmet Çakar, Ahu Tuğba, Ali Poyrazoğlu, Asena, Atilla Koç, Bülent Ersoy, Emin Çölaşan, Emrah, Erman Toroğlu, Erol Büyükburç, Fatih Terim, Mustafa Topaloğlu, Hülya Avşar, Reha Muhtar, Orhan Baltacı (Doğuş), Yaşar, vs…
Aynı internet uygulamasının İngilizce halindeki diğer milletlerin sayfalarında büyük bilimciler, yazarlar, şairler, sanatçılar, liderler, vb. var. Herkesin kaynak olarak gördüğü ve güvenle başvurduğu Wikiquote’un dilimizdeki hali Vikisöz neden böyle? Daha da genel haliyle: Neden Türkçe içerikler diğerleri seviyesinde olamıyor? Yanıtı daha karmaşıktır belki ama şöyle bir neden ağır basıyor: Çünkü biz hâlâ bilişim rüzgarının etkisinde okyanusun ortasında savrulup duruyoruz. İnterneti daha doğru ve tüm insanlık için yararlı (Ne diyorum ben? Ne insanlığı, ne yararı?) olacak şekilde kullanmayı beceremiyoruz. Bunun kendimize de yararlı olacağını bilemiyoruz. Medyanın aşıladığı magazin kültürünün parçası olmaktan kurtulamıyor ve başkalarınca belirlenen kişilerin eleştirisini yapıyoruz. Sevdiğimiz ve asıl büyük insanlarımıza değer vermiyoruz. Onlar hakkında iki satır yazı yazmayı çok görüyoruz. Yanlış bilgileri düzeltmeyi enayilik olarak tanımlıyoruz. Sanki kendi hayatımızda çok önemli işler yapıyoruz da…
Farkında değil miyiz hâlâ? Devir artık tek kişilik devlerin değil, koca insanlığın eseri olarak gelişim gösteriyor. Takdir ettiğimiz çoğu uygulama ve araştırma da samimi bir şekilde emek sarfeden üyelerin bir ürünü. Üniversitelerde yapılan aratırmalar çoğunlukla büyük araştırma gruplarının ortaklaşa uğraşıları. Örneğin Pardus‘u kimse kullanmasa, hata bildirimi yapmasa, katkıda bulunmasa ne yazarlarında heves kalır, ne de bu kadar gelişir.
Dil, insanın dünya ile kurduğu ilişkide köprü; o yüzden de o dilde ulaşılan bilgilerin niteliği çok önemli. Neden bizim dilimizde de böyle çalışmalar yaygınlaşmasın? İnanıyorum ki; doğru ve samimi bilgiyi değerli görecek ve ona katkı sağlayacak arkadaşlar mutlaka vardır, var olacaktır. İnternetle tanışan küçükler için de bu siteler ve uygulamalar çok önemli olacaktır.
İnternet gün geçtikçe daha yaygın kullanılacak, hayatımızın en temel parçalarından biri olacak. Onu şekillendirmek, düzeltmek, düzgün içeriğe ulaşmak isteyenlerin sığınacağı kaynaklar oluşturmak mümkün. Bir elin nesi, iki elin sesi var! Bilginin kıymetini bilir ve ona katkıda bulunursak kirlenmemiş bir Türkçe internet ile yaşarız! Bunun bilincinde olalım, hepimiz kazanalım…